Güzergah : Marsilya Havalimanı – CavaillonBonnieux- LacosteMenerbesRoussillonGordes – Fontaine-de- Vaucluse – L’isle sur la SorgueLes Baux-d-Provence – Saint-Remy de Provence- AvignonMarsilya Havalimanı

Gezimizi Ocak 2024 okul ara tatil döneminde yaptık. Geçen yıl aynı dönemde de bu bölgedeydik, mevsime göre hava oldukça iyi olduğu için yine bu bölgeyi seçtik.

Pegasus kampanyası ile Marsilya biletlerini aldık. 2020’de Marsilya merkez ve Aix Provence’i, 2023’de Cote D’Azur bölgesini gezmiştik. Bu sefer rotada bir kaç alternatif vardı, araştırmalarımız sonucunda Provence bölgesini seçtik. Bu bölgeye Luberon da deniyor sanırım.

Bölge hakkında geziye hazırlanırken aşağıdaki siteden epeyce faydalandım, pek çok nokta hakkında detaylı yazılar mevcut, göz atmanızı tavsiye ederim. Yazıyı hazırlayan kişiye de çok teşekkürler, bize çok faydası oldu.

Araç kiralayarak gezmeyi tercih ettik. Araştırmalarımda okuduğum kadarıyla bölgeyi toplu taşıma ile de gezmek mümkün ama aynı güne üç dört farklı noktayı görmek istediğimiz için araçla gezmek bize daha mantıklı geldi. Aracı da kasım indirimleri dönemi Yolcu360 sitesinden yapmıştık.

Birinci Gün : Marsilya Havalimanı- CavaillonBonnieux – Lacoste

Yolculuk günü yorgun olduğumuz ve gezmek için kalan süre az olduğu için rotaya otele yakın ve nispeten küçük olan noktaları seçtik.

Sömestr tatili sebebiyle olduğunu tahmin ettiğimiz çılgın bir kalabalık vardı havalimanında. Tüm kontrollerde uzun kuyrukları geçip uçağa ulaştık derken uçak içinde de havalanmak için bir saatten fazla bekledik.

Neyseki Marsilya havalimanında işlemler hızlı oldu. Pasaport polisi ile şöyle bir durum yaşadık, sizlerinde aklınızda bulunsun. İpek’in pasaport süre bitimine 4 ay vardı. Resmi kaynaklardan da kontrol ettiğimizde Fransa ülkeye giriş için pasaport geçerlilik süresi için 3 ay yazıyordu. Bu bilgiye dayanarak bileti almıştık. Polis geçmemize izin verdi ama damgayı vurmadan önce az İngilizce, bol Fransızca cümleler ile bizi uyardı. Ne dediğini tam anlamadık ama dikkatli olun dediğini umuyorum.

Aracımızı teslim alıp otele doğru yola çıktık. Konaklamak için Ibis Cavaillon Portes Du Luberon’u tercih ettik. Accor otellerini sık sık kullandığımız için biriken puanlarımızı kullanabilmek için burası öncelikli tercih oldu bize. Otel derli toplu, temiz, kahvaltısı güzel, bu açılardan tavsiye ederim. Sadece merkezde değil ama aracımız olduğu için ve Cavaillon gezilecek yerler listesinde olmadığı için bir sorun olmadı.

Cavaillon turistik bir yer değil ama bu mevsimde de hareketli. Süpermarket ve fast food zincirleri alternatifleri çoktu, pek çok ihtiyacın kolay karşılanması için bu önemliydi. Gezeceğimiz yerlere de oldukça yakın olduğu için mantıklı bir seçimdi.

Havalimanından 40 dakikada otele vardık. Yolun bir kısmında A7 otoyolunu kullandık. Otobana girişte Türkiye’de olduğu gibi bilet alıyorsunuz, çıkarken bileti okutup üceti ödüyorsunuz.

Burada dikkat edilmesi gereken tek şey sadece turuncu T harfi olan gişelere girmemek. O gişeler bizdeki Hgs’ye denk geliyor. Araçta otomatik geçişle ilgili bir cihaz yoksa (iki seferdir kiraladığımız araçlarda bir şey yoktu) yeşil ok olan nakit veya kredi kartı ile ödeme alan gişeden geçmelisiniz.

İlk durağımız Bonnieux oldu. Rotayı, dönüşün daha kolay olması için otele uzak olandan yakın olan olarak planladık.

Henüz lavanta mevsimi olmadığı için bize yol boyu yeşil lavanta tarlaları eşlik etti. Bir de kupkuru üzüm bağları..

Hem lavantaların hem üzümlerin mevsimi olmadığı için bölge için ölü bir sezonda gelmiş olduk.

Aracı köy (kasaba mı köy mü bilmiyorum, yazıda köy olarak bahsedeceğim) girişindeki, kilisenin alt tarafındaki otoparka ücretsiz olarak bıraktık.

İlk hedef tepedeki kilise oldu, taş evlerin yer aldığı görseli harika, dar sokaklardan yukarıya tırmandık. Dik bir yokuş var ama çok zorlayıcı değil. Seyir terasındaki manzara oldukça hoştu.

Sonrasında sokaklarda gezmeye devam ettik. Saat geç olduğu için mi, yoksa köyde kimse olmadığı için mi bilmiyorum, bir tane market dışında açık hiç bir dükkan yoktu.

Markette standart ürünlerin dışında yöresel ürünler de mevcuttu. Bölgeye ait şaraplar, peynirler, lavanta poşetleri, sabun gibi pek çok ürün vardı.

Buradan bu köyün hemen karşısında yer alan Lacoste köyüne geçtik. Aracı köy girişinde yer alan küçük otoparka ücretsiz olarak bıraktık. Kış ayında gelmenin otopark açısından faydası oldu bize.

Burası da taş evleri, dar sokakları ile şahane duruyordu ama ulaştığımızda hava karardığı için köyün güzelliğini pek idrak edemedik. Hava da soğuduğu için hızlı bir turdan sonra köyden ayrılmaya karar verdik. Aklımız köyün güzelliklerinde kaldı ama karanlıkta yapacak çok fazla seçenek kalmadı bize.

Bu köy sadizmin kurucusu olan Marquis de Sade ile anılmaktaymış.

İkinci Gün : Menerbes -RoussillonGordes- Fontaine-de-Vaucluse – L’isle sur la Sorgue

Gün ışığından olabildiğince çok faydalanabilmek için sabah altı buçukta kahvaltıya indik, dokuza doğru otelden ayrılmıştık.

İlk durağımız Menerbes oldu. Aslında burayı ilk gün rotasına eklemiştik ama hava karardığında gezmek çok keyifli olmadığı için bugünün başlangıcı olarak revize ettik.

Köyü gezdikten sonra gündüz parlaklığında gördüğümüz için doğru bir karar verdiğimizi anladık. Burda da yine in cin top oynuyordu diyebiliriz ama bu köyü sevmemize engel olmadı.

Köy dünkü köyler gibi Ortaçağ’dan bugüne bozulmadan gelmiş gibiydi. Pastel tonlardaki panjurlarıyla taş evler, dar sokaklar, enfes Luberon ovası manaralı seyir terasları ile biz köyü çok sevdik.

Köy içinde gezerek tepedeki çan kulesine ve kiliseye ulaşılıyor. Kilisenin bahçesinden manzara oldukça hoş.

Buradan ikinci durağımız olan Roussillon‘a geçtik. Roussillon bu rotada gördüğümüz noktalar arasında en ilgi çekici olandı ve diğer köylerden farklıydı.

Burayı farklı kılan şey köydeki evlerin rengi. Diğer köyler sarı taş evlerden oluşurken burada evler kırmızımsı, pembemsi bir tonda. Evlere bu rengi veren madde ise köy çevresinde çıkarılan Ochre madeni.

Dar sokaklarda dolaşıp, tepeden manzarayı seyrettikten sonra burada çok merak ettiğim Le Sentier des Ocres isimli park alanını ziyarete gittik.

Burası kırmızı renkli toprağın ağaçlarla buluştuğu, ziyaretçilere görsel şölen sunan bir alan.

Girişine vardığımızda maalesef hüsrana uğradık. Park kapalıydı 🙁 Bu sezon bölgenin düşük sezonu olduğu için sanırım, park ziyarete kapalıydı.

Parkı ziyaret edemediğimiz için benzer bit coğrafya görmeyi umduğumuz The Mines of Bruoux’a gittik. 10 dakika süren, ağaçların arasında devam eden bir yolculuk sonrası madene ulaştık ancak burası da kapalıydı.

Dışardan görebildiğimiz kadarıyla biraz kaldık ve sonraki durağımıza Gordes’e geçtik.

Gelmeden önce Gordes‘in en güzel köy olduğunu okumuştum ve cafe teraslarında oturup manzaranın tadını çıkarmak gerektiğini okumuştum. Böyle olunca burası hakkında beklentim yüksekti.

Aracı köyün üst tarafındaki geniş otoparka bıraktık. Aşağı doğru indiğimizde karşımıza heybetli kilise çıkıyor.

Burada da küçük bir otopark var. Otoparkın hemen kenarında yer alan çocuk parkında minik bir mola verdik, İpek biraz eğlendi.

Sonra kendimizi Gordes sokaklarına bıraktık. Ortaçağ’dan günümüze bozulmadan gelen taş evlerin olduğu dar sokaklarda dolaşmak hoştu ama diğer köylerden ayırteden farklı bir özellik göremedik.

Açık olan pek mekan yoktu, açık olan mekanda bu saatte yemek yiyemeyeceğimizi söyledi. Sanırım siesta saatine denk geldik.

Epey acıkmıştık, yanımda deneme olarak getirdiğim konserve barbunyayı yedik. Açlıktan mı bilmiyorum ama çok severek yedik. Bundan sonraki pahalı ülke seyahatlerinde bize konserveler eşlik edecek.

Burada en sevdiğim yer seyir terası oldu. Şehrin uzaktan görünen halinin bizde yarattığı his, içinde olduğu zamanki hissine göre kat kat güzeldi.

Bu noktaya mutlaka gelinmeli, şehrin ve Luberon vadisinin manzarası seyredilmeli.

Buradan sonraki durağımız büyülü Fontaine-de-Vaucluse oldu.

Köye gelmeden görkemli bir kemer var. Burada akarsuyun çoşkulu akışı da görüseli. Aracı kenara çekerek keyif yapabilirsiniz.

Aracı şehrin girişindeki otoparka bıraktık. Otopark pırıl pırıl akan akarsuyun kenarında. Sudaki ördekler, kuğular çok tatlıydı.

Burası çevresi dağlarla çevrili, içinden pırıl pırıl bir akarsuyun aktığı, minik ve çok sevimli bir yer.

Akarsunun kenarında çok güzel kafeler vardı ama maalesef hepsi kapalıydı, biz yine aç kaldık.

Köyü turlayıp, akarsu kenarında yürüyüş yapıp, banklarda oturduk. Su sesi, güneş, sakinlik çok çok hoştu, burayı epey sevdik.

Buradan günün son durağı L’isle sur la Sorgue‘ya geçtik. Burası gün içinde gördüğümüz yerlere göre epey büyük, şehir kıvamında bir yerdi.

Aracı ücretli otoparklara bırakmak istemedik, biraz dolaştıktan sonra merkezde, yol kenarında bir yer bulabildik.

Burası bölgenin Venedik’i olarak anılıyor. Kanallar çevresinde yer alan cafeler burada açıktı. Kanal kenarında pizzamızı yiyerek enerji dolduk.

Sonra kendimizi sokaklara attık. Çeşitli eşyalar satan dükkanlar, cafeler ile burası hareketli ve çok keyifli bir yer.

Kanalın sonunda yer alan epey büyük bir dükkan var. İçinde envai çeşit yerel ürün var; şaraplar, peynirler, reçeller, sabunlar vs.. Burayı mutlaka ziyaret etmelisiniz.

Hava karardıktan bir süre sonra otele dönmek üzere yol çıktık.

Bugün gezdiğimiz yerlerin hepsi oldukça hoş, keyifli yerlerdi ancak sezondan dolayı heryer çok boştu ve nerdeyse tüm dükkanlar kapalıydı. Bu dönemde gidecekler yemek olarak tedarikli olmak lazım.

Üçüncü Gün : Les Baux-d-Provence – Saint-Remy de Provence – Avignon

Bugünün rotasına Arles‘i de eklemiştik, ilk durağımız burası olacaktı ancak yetişmeyeceğini düşündüğümüz için ve otele en uzak nokta (1 saat kadar) olduğu için burayı elemek zorunda kaldık.

İlk durağımız Les Baux-d-Provence oldu. Gelmeden önce izlediğimiz videolardan edindiğim izlenimlere göre buranın çok güzel olduğunu düşünmüyordum ama yanılmışım. Dün gördüğümüz yerlere göre daha farklı özelliklere sahip hoş bir yer, tavsiye ederim.

Aracı kalenin başlangıcındaki otoparka bıraktık. Burada 1 saat için 5 eur ödedik ama en az 3-4 saat kaldık burada.

Biraz tırmanarak kaleye ulaştık. Burada çevrede yer alan dağlar Kapadokya misali farklı şekillerde ve çok etkileyici. Köyün girişinde yerel ürünler ve hediyelik eşya satan dükkanlar var.

Dar sokaklardan kilise terasına ulaştık. Buradan aşağıda yer alan bahçeli, havuzlu evler gözüküyor.

Buradan Chateay des Baux de Provence yani kaleye ulaştık. Buranın girişi ücretli, biz girmedik. İçeride görülecek pek bişey yok gibi ama içeri girildiğinde surların üstüne çıkıp, manzarayı tepeden görme şansı oluyor.

Kale girişinde geniş bit meydan var. Buranın en ucuna kadar gidip nefis manzara mutlaka seyredilmeli. Buradaki manzara düz bir ova yerine yemyeşil ağaçlar, insana huzur veriyor.

Manzaranın tadını doyasıya çıkardıktan sonra antik kent olan Glanum‘a geçtik.

Burası oldukça eski bir antik kentmiş. Girişin hemen karşısında ücretli otoparkı var.

Otoparkın yanında ücretsiz görülebilecek iki eser var. Yolun karşısındaki alan ücretli, bu sebeple biz içine girmedik.

Buradan Saint-Remy de Provence’ a geçtik. Aracı eski şehir merkezinin alt sokaklarından birine ücretsiz olarak çektik.

Şehir meydanında epey görkemli bir kilise var, ismi Collegiale Saint Martin. Buranın çevresinde kafeler, fırınlar, pizzacılar gibi pek çok seçenek var. Biz makarna yedik ve oldukça beğendik.

Sonrasında tarihi şehir merkezini dolaştık. Yuvarlak şeklinde olan eski şehir sokaklarında butikler, hediyelik eşya dükkanları, fırınlar gibi pek çok düllan var. Aşırı kalabalık olmayan bu sokaklarda gezmek oldukça keyifli.

Günün son durağı Avignon oldu. Avignon bu gezide gezdiğimiz en büyük yerleşim yeriydi.

Surlarla çevrili eski şehre araçla girdik ve aracı Les Halles otoparkına bıraktık. Buranın ön yüzü yiyecek pazarı ancak biz gittiğimizde kapanmıştı.

Hava kararmadan ana meydanı görmek istedik. İlk durağımız Rocher des Doms oldu. Buraya meydandan yukarı gideriz diye düşünmüştük ama bir şekilde tersten gelip, kendimizi yukarıda parkta bulduk.

Burası ortasında havuz olan ve nefis manzaralı bir park. Biz güneş batmalı olduğunda ordaydık, resmen görsel şov vardı.

Avignon’un en ilginç yapısı yarısı yıkışmıi St. Benezet Köprüsü. Yıllar içinde köprünün 18 kemeri yıkılmış ve günümüze kadar 4 kemeri ile gelmiş. Bu hali ile oldukça ilginç bir yapı.

Köprü üstüne çıkmak ücretli.

Eski şehri çevreleyen şehir surları 4,3 km imiş. Bu surların bir kısmının üstüne parktan geçilebiliyorsunuz.

Buradan Place du Palais‘e doğru indik. Tepeden meydan manzarası da, meydandan da yer alan heybetli Pelit Palas Müzesi ve Le Palais des Popes (Papalık Sarayı) binaları da çok çok güzel.

Avignon uzun süre Papalık’ın merkezi olması açısından tarihte oldukça önemli bir kent.

Avignon’da görülmesi gereken diğer bir yer Place de l’horloge( Saat Meydanı). Hareketli bir yer burası, kafelerde oturmak, mola vermek için doğru seçim.

Des Marchands, Des Rappe, Des Rouge, Du Vieux Sextier, De la Bonneterie, Bancasse gibi pek çok sokağı keyifle gezebilirsiniz.

Biz Avignon’u epey sevdik, hava hızla karardığı için tam olarak gezemedik, aklımız kaldı burada.

Dördüncü Gün : Cavaillon – Marsilya Havalimanı

Otelden çıkış yapıp yola çıkmak için 1-1,5 saat kadar boşluğumuz vardı. Bu süreyi konakladığımız şehir olan Cavaillon’u gezerek değerlendirdik.

Şehir turistik açıdan görülmesi gereken bir yer değil. Seyahat boyunca gördüğümüz köylerden sonra oldukça sıradan bir yer ama görmeden dönseydik, merak ederdik.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir